- Çok yorulduk… Yıllardır süregelen ekonomik belirsizlikler, her geçen gün ağırlaşan hayat şartları ve geleceğe dair azalan beklentiler toplumun hemen her kesimini derinden etkiliyor. Buna rağmen 2026’ya girerken umudu tamamen kaybetmemek gerektiğine inanıyorum. Çünkü umudun tükendiği yerde, çözüm arayışı da sona eriyor.
- Her yıl bütçe görüşmeleri başladığında benzer vaatleri duymaya alıştık. Hükümet yetkilileri, yıl sonu enflasyonunun yüzde 20’lere düşürüleceğini, bir sonraki yıl ise tek haneli enflasyon hedeflendiğini defalarca dile getirdi. Ancak aradan geçen uzun yıllara rağmen bu hedeflerin neredeyse hiçbiri tutturulamadı. Enflasyon, kağıt üzerindeki hedeflerden bağımsız olarak, vatandaşın mutfağında ve cebinde gerçek yüzünü göstermeye devam etti.
- Bu noktada Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı veriler de ciddi bir güven sorununa yol açıyor. Enflasyon sepetinde yer alan ürünlerin hangi kaynaklardan, hangi fiyatlarla toplandığına dair yeterli şeffaflığın sağlanamaması, kamuoyunda büyük soru işaretleri oluşturuyor. Açıklanan rakamlarla, vatandaşın pazarda ve markette karşılaştığı fiyatlar arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha belirgin hale geliyor. Bu durum, açıklanan verilere dayanarak yapılan ekonomik plan ve projelerin daha başlamadan etkisini yitirmesine neden oluyor.
- Memur ve işçi emeklilerine yapılacak maaş zamları ile çalışanlara verilen ücret artışları da enflasyon karşısında yetersiz kalıyor. Sadece emekliler değil, aktif olarak çalışan kesim de geçim sıkıntısı içinde yaşam mücadelesi veriyor. Maaşlar artıyor gibi görünse de, artan vergiler, yükselen kira bedelleri ve temel gıda fiyatları bu artışları kısa sürede eritiyor.
- TÜİK’in Kasım 2025 verilerine göre yıllık enflasyonun yüzde 31,07 olarak açıklanması, resmi tabloyu ortaya koysa da toplumun geniş kesimleri bu rakamlara ikna olmuş değil. Enflasyon sepetinde yer alan ürünlerin hangi yöntemle ve nereden temin edildiğinin açıkça paylaşılmaması, halkın kuruma olan güvenini ciddi biçimde zedeliyor. Güvenin olmadığı yerde ise açıklanan her veri tartışmalı hale geliyor.
- 2026 yılıyla birlikte yürürlüğe giren yeni vergi düzenlemelerine bakıldığında, vatandaşın geleceğe umutla bakmasının giderek zorlaştığını görüyoruz. Artan dolaylı vergiler, temel tüketim ürünlerine yansıyan zamlar ve hayat pahalılığı, insanların sadece bugünü değil, yarını da düşünemez hale gelmesine yol açıyor. Öyle ki artık birçok insan geleceğe dair hayal kuramadığını açıkça dile getiriyor.
- Bir daire ya da bir otomobil sahibi olmak, geçmişte orta gelirli bir ailenin ulaşabileceği hedefler arasındayken, bugün neredeyse hayal bile edilemeyen bir noktaya gelmiş durumda. Sokakta, iş yerinde ya da bir kahve sohbetinde bu konuyu açtığınızda benzer cümlelerle karşılaşıyorsunuz:
- “Bir ev ya da bir otomobil sahibi olmayı bırakın, bu hayali kuracak gücümüz bile kalmadı. Kazancımız kiraya ve temel gıda ihtiyaçlarına yetmiyor, sürekli borçlanarak ayakta durmaya çalışıyoruz.”
- İşte tam da bu noktada, 2026’dan umudu tamamen kesmemek gerektiğini düşünüyorum. Umut, sadece iyi günlerin beklentisi değil; aynı zamanda yanlışların düzeltilmesi için toplumsal bir talep oluşturmanın da temelidir. Şeffaf, güvenilir ve gerçekçi politikalarla desteklenmeyen hiçbir ekonomik programın başarıya ulaşması mümkün değildir. Vatandaşın hissettiği enflasyon ile açıklanan rakamlar örtüşmediği sürece, güven yeniden tesis edilemez.
- Belki de artık en büyük ihtiyaç, rakamları değil gerçekleri konuşmak; hedefleri değil, günlük hayatın yükünü hafifletecek somut adımları atmaktır. Yorulduk, evet… Ama yine de umudu tamamen kaybetmeden, daha adil ve öngörülebilir bir ekonomik düzenin mümkün olduğuna inanmak zorundayız.
