ABD’nin, çıkarlarını sınır taşımayan bir şekilde kendisine hak olarak gören ve tehdit dilini çekinmeden kullanan bir tutum içinde olduğu, kendi uydurduğu “güç yoluyla barış” anlayışını bir politika olarak benimseyip uygulanmasında uluslararası hukuk, BM kararları, etik değerler gibi hususları dikkate almadan tamamen güce dayanan bir yöntem izlediği görülmektedir.
Müdahalelerinde kendine göre bir bahane ve geçerli olması ve inanılması mümkün olmayan hukuki kılıflar ortaya koymakta, bu yöntemi uzun bir süredir uygulamakta, Trump döneminde ise bunun gittikçe tırmandığına şahit olunmaktadır.
Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde, sıklet merkezini Asya Pasifik bölgesine kaydırdığı, Avrupa’nın güvenliğini dikkate almadığı belirtilmesine rağmen, Asya-Pasifik bölgesindeki asıl güç olan Çin’in kendi bölgesi içinde çevrelenmesinin yanında, etkinliğini diğer bölgelere taşımaması için girişimlerde bulunduğu da ortadır.
Bu kapsamda, “Batı Yarım Küre” olarak tarif edilen Kuzey ve Güney Amerika Kıtası ve civarındaki tüm kaynaklar ile Afrika ve dünyanın diğer bölgelerindeki ham madde kaynaklarına ulaşmayı ve gerektiğinde ticaret yollarını da kontrol etmeyi dikkate aldığı görülmektedir.
Amerika Kıtasının ABD’ye ait olduğunu, bu bölgede başka güçlerin çıkar aramasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bunu eylemlerle de göstererek hem bu kıtadaki hem de bu kıtada çıkar arayan kıta dışı ülkelere de gözdağı vermektedir.
Bu konu sadece Amerika Kıtasıyla, Çin’in ve Rusya’nın etkinliğinin çevrelenmesiyle de sınırlı görülmemeli, Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini ve onun ABD politikalarıyla ve özellikle BOP’la da uyumlu bir şekilde bölgede etkinlik sağlama ve yayılmacı politikalarının desteklenmesini de kapsadığı dikkate alınmalıdır.
İran’a müdahale arayışları ve İsrail
ABD Başkanı Trump, 29 Aralık 2025’ de Netenyahu ile yeniden bir araya gelmiş, görüşmelerde İran, Gazze ve Suriye konuları ön plana çıkmıştır. İran’ın nükleer tesislerinin hedef alındığını, alınmamış olsaydı bugün Ortadoğu’da barıştan bahsetmenin mümkün olmayacağı savunmuş, İran’ın füzeleri yapmaya devam etmesi halinde İsrail’e saldırı için izin vereceğini, İran’ın nükleer silah yapımına dönmesi halinde ise hemen bir saldırı yapabileceklerini de vurgulamıştır.
Trump, ABD’nin Gazze’deki her direnişi ortadan kaldıracağını ilan etmiş, İran’ın yeniden güç toplaması durumunda “kendi tabiyle” onların canlarına okuyacaklarını söylemiştir.
Trump’ın, İran’ın nükleer kapasitesini yeniden geliştirmesi halinde askeri seçeneğin masada olduğunu açıkça dile getirmesi, Netanyahu’dan “güçlü lider”, “kahraman” olarak söz etmesi, iki ülkeyi en fazla aynı çizgide buluşturan bir husus olmuştur. Bu yaklaşım, İsrail’in uzun süredir savunduğu “önleyici saldırı” politikasının Washington nezdinde meşruiyetini koruduğu şeklinde yorumlanmıştır.
Görüşmelerden, İran, Gazze ve Netanyahu’nun siyasi konumunun İsrail hükümetinin tezleriyle örtüştüğü ve İran konusunda ABD–İsrail hattının korunduğu sonucuna varılmıştır. İran bu durumdan, ABD’yle İsrail’in kendilerine bir saldırıda bulunulacağını sonucunu çıkarmış, Rusya’nın aldığı tedbirlere bakıldığında, onun da İran’la hem fikir olduğu anlaşılmıştır. Açıklamalar da bu durumu teyit etmektedir.
İran’da, yaptırımlar ve savunma harcamalarında artış nedenleriyle yaşanan enflasyon ve para birimindeki çöküş neticesinde ortaya çıkan ekonomik buhran, halkı günlük yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakmış ve öfke gittikçe kabarmıştır. Ülkede protestolar artmış ve kargaşa ortamı yaşanmaya başlanmıştır. İsrail, bu kargaşayı kaçırılmayacak bir fırsat olarak görmüş ve Mossat vasıtasıyla protestoculara destek vererek yanlarında olduklarını, sahada da birlikte olacaklarını söyleyerek kışkırtıcı bir tutum takınmıştır.
Bu gelişmeler, ABD ve İsrail’in, İran’a müdahale için fırsat kolladığını göstermektedir. ABD şimdilik Amerika Kıtasıyla meşguldür. Ancak hemen olmasa da yakın bir gelecekte, birlikte bu müdahaleyi gerçekleştirecekleri değerlendirilmektedir. Bu durumda Türkiye’nin, göç, ekonomi ve güvenlik konularında şimdiden önlem almasında fayda görülmektedir.
ABD’nin, dünyanın diğer bölgelerinde kendi çıkarı için yeni bir düzen kurmayla meşgul olması, Ortadoğu’daki politikalarını, özellikle BOP’u ihmal edeceği anlamı taşımamalıdır. Hem teolojik nedenlerle İsrail’le birlikte harekete edeceği, hem de Ortadoğu’daki kalesi ve politikalarındaki ortaklıktan dolayı, Ortadoğu’nun dizaynında İsrail’le işbirliği içinde olmaya devam edeceği ve onun her yönüyle arkasında., yanında ve desteğinde olacağı unutulmamalıdır.
ABD, İsrail ve Somaliland
ABD ile İsrail’in birlikte yeni bir Ortadoğu düzeni kurma politikası çerçevesinde yer alan Hazar Denizi–Doğu Akdeniz-Süveyş Kanalı-Aden Körfezi-Umman Denizi-Basra Körfezi’yle çevrelenen ve Afrika boynuzunda Somali-Yemen hattını da içine alan ve İran’ı da kapsayan geniş bir sahada güç mücadelesinde olduğu görülmektedir.
İsrail, iki hafta kadar önce, bu politikanın bir parçası olan ve bir süredir Somali’den ayrılmak için ayrılıkçı bir tutum izleyen Somaliland’i tanıdığını açıklamıştır. Tanıma gerekçesi olarak da Somalland’in demokratik ve ılımlı bir Müslüman ülke olduğunu ve İbrahim Anlaşmalarına katılma isteğinin bulunduğunu göstermiştir. Ancak tanımanın bu gerekçeyle sınırlı olmadığı, bunun karşılığında İsrail’in Gazze’den sürmeye çalıştığı 1 milyon Filistinliyi ülkeye almayı ve İsrail’e de askeri üsler vermeyi kabul ettiği belirtilmiştir.
Bu gelişmeyle İsrail’in, Aden Körfezini kontrol ve Yemen’e saldırı imkanına sahip olacağını, Kızıldeniz üzerinden Süveyş Kanalına uzanan ticaret hattını kontrol edebileceğini ve Umman Denizi üzerinden İran’a da güneyden ulaşabileceğini hesaba katmak gerekir. Bu stratejiyi kolaylaştırmak için Güney Yemen’i tanınma olasılığı da düşünülmelidir.
İsrail’in Somaliland’i tanınmasının, Türkiye’nin Somali’de askeri üs sahibi ve birçok alanda da işbirliği içinde olmasından dolayı bölgede yarattığı etkiyi sınırlandırma amacını da taşıdığı söylenebilir. Buna, Somali’nin yanı başında olan Cibuti’de bulunan Çin üssünün varlığını ve bunun ABD ve İsrail için sıkıntı olduğunu da katacak olursak, resmin daha net bir şekilde ortaya çıktığı görülecektir.
Türkiye dahil birçok ülkenin, Somaliland’in İsrail tarafından tanınmasını kabul etmediğini açıklamasına karşılık Trump’ın “Bu konuda çalışıyoruz” demesi manidardır. Anlamı da “Uygun değil ama yan cebime koy” demektir.
ABD’nin Venezuela müdahalesi
Bu müdahalenin, uluslararası hukuk, BM kıstasları, insan hakları ve etik değerler üzerinden izahı mümkün değildir. ABD’nin Venezuela’ya, çıkar sağlamak için, tamamen güce dayanan, düzensizliğin düzen, hukuksuzluğun adalet olarak kabul edildiği bir çete davranışıyla müdahalede bulunduğu görülmüştür.
Trump, bir taraftan uyuşturucu konusunu müdahalenin gerekçesi olarak ileri sürerken, diğer taraftan, petrol ve diğer kaynakların Venezuela halkı ve ABD için kullanılacağını, Amerika kıtası ve çevresinin tamamen kendi kontrolünde olacağını da açıklıkla dile getirmiştir. Sıranın, uyuşturucu gerekçesine ilave olarak, halklarına yardım bahanesiyle Küba, Kolombiya ve Meksika’da olduğu mesajını da vermiştir. Ayrıca ABD’nin, kendisine itiraz etmesi muhtemel ve hedefinde olan diğer ülkelere, bu müdahaleyle gözdağı vermek istediği de anlaşılmıştır.
Bu operasyonla ABD, başta Çin’in olmak üzere Rusya’nın, hatta Hindistan’ın petrol ihtiyacının karşılanmasını ve ticaretini kendi kontrolüne almış ve hiçbir ülkenin bu bölgede inisiyatif kullanmasına imkân vermeyeceğini de ortaya koymuştur. Trump’ın, bu operasyondan önce, Çin’in muhtemel tepkisini hafifletmek için, petrol teminin de sıkıntı olmayacağını bildirdiği de söylenmektedir.
***
-Trump’ın, ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde öngörülen hususları uyguladığı ve bu belge açıklanmadan, hatta iktidara gelmeden önce birçok bölge için ifade ettiği iddialı taleplerinin arkasında olduğu görülmektedir. Grönland hedefini yenilemesi de bu kapsamda mütalaa edilmelidir. İcraat için, sızıntı gerekçesiyle Kongre’yi dahi dışarıda bırakması, birkaç ses dışında içeriden fazla tepkiyle karşılaşmaması da anlamlıdır.
-Trump’ın güç zehirlenmesi içinde olduğu, “ben yaptım oldu” düşüncesiyle hareket ettiği, dün yerdiği liderleri bugün yere göğe sığdıramadığı, her an için ters köşe yapabileceği hiçbir zaman akıllardan çıkarılmamalıdır.
-Artık bu durumun, sadece Trump’ın güç zehirlemesine ve politikalarına bağlamanın da eksik kalabileceği, süregelen uygulamaların artık ABD devlet politikası olduğu yaşanan olaylardan anlaşılmaktadır. Bunu özellikle bu müdahaleden sonra Dışişleri, Pentagon, CIA gibi müesses nizam başta olmak üzere, yönetim kademesinde bulunanların, Trump’ı tebrik etmek ve ona bağlılıklarını ortaya koymak için sıraya girmelerinden anlamak mümkündür. Zaten böyle olmasıydı, Trump’ın bu davranışlarını bir şekilde frenleme teşebbüsünde bulunabilecekleri, buna rıza göstermediklerini ortaya koyabilecekleri, hatta başlangıçta İktidara gelmesini dahi teşvik etmek yerine, önceden önleme imkanına sahip oldukları da düşünülmelidir.
-Bütün bu olaylar dikkate alınarak Türkiye’nin tüm olayları sağlıklı bir şekilde incelemesinin, sebep ve sonuçlarını analiz etmesinin, hoş görünen ve aldatıcı söylemlerin arkasında neler olabileceğini hesaplayarak ihtiyatla karşılamasının ve son derece temkinli olmasının gerekli olduğu değerlendirilmektedir.
-Olaylarda, BM kararları, BMGK, uluslararası hukuk, uluslararası mahkeme ve adalet divanı, insan hakları ve etik değerler yerine Real Politiğin ve Güç Politikasının geçerli olduğu dikkate alınmalıdır
