Dünya, uzun zamandır olduğu gibi bugün de adalet, vicdan ve uluslararası hukuk açısından son derece önemli bir sınavdan geçmektedir. Ne yazık ki bu sınavda sınıfta kalanlar yalnızca saldırgan devletler değil; suskun kalan, görmezden gelen ve çıkarlarını insan hayatının önünde tutan tüm küresel aktörlerdir.
Orta Doğu’da, ABD desteğini arkasına alan İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırıları artık bir güvenlik meselesi olmanın çok ötesine geçmiş durumdadır. Kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapılmaksızın onlarca masum insanın dünyanın gözü önünde hayatını kaybetmesi, uluslararası toplumun ne denli etkisiz ve isteksiz olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. En acı ve düşündürücü olan ise, tarihte Nazi Almanyası’nda soykırıma uğramış bir halkın, bugün Kudüs ve Filistin topraklarında savunmasız bir halka benzer acıları yaşatıyor olmasıdır.
Sözde ateşkes anlaşmaları, özellikle Donald Trump döneminde yapılan girişimlerle kâğıt üzerinde kalmış; İsrail, dilediği zaman dilediği yeri bombalayabilen, hiçbir yaptırımla karşılaşmayan bir aktör hâline gelmiştir. Bu durum, uluslararası hukukun güçlü devletler lehine nasıl esnetildiğini ve hatta yok sayıldığını açıkça göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, “güçlü olanın haklı olduğu” tehlikeli bir dünya düzeni inşa edilmektedir. Güçlü devletler, zayıf ve savunmasız ülkeleri işgal edebilmekte; onların yer altı kaynaklarına, ekonomik zenginliklerine ve siyasi iradelerine el koyabilmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de ABD’nin Venezuela’ya yönelik tutumudur. Bir ülkenin liderini, dünya devletlerinin gözleri önünde teslim alıp kendi ülkesine götürmek hangi uluslararası hukuk normuna sığmaktadır? ABD, başka bir ülkenin devlet başkanını kendi mahkemelerinde yargılama hakkını nereden, kimden almaktadır?
Bu noktada asıl sorgulanması gereken, Avrupa başta olmak üzere Batılı devletlerin neden sessiz kaldığıdır. Demokrasi, insan hakları ve hukuk söylemlerini her fırsatta dile getiren bu ülkeler, söz konusu ABD ve İsrail olduğunda neden suskunluğa gömülmektedir? Oysa Avrupa’nın ayağa kalkması, ABD’nin kurucusu olduğu NATO içindeki rolünü ve İsrail ile olan askeri ve ticari ilişkilerini ciddi biçimde masaya yatırması gerekmektedir.
Birleşmiş Milletler ise ne yazık ki asli görevinden giderek uzaklaşmaktadır. Küresel barışı sağlamakla yükümlü olan bu yapı, güçlü devletlerin veto silahı altında işlevsiz bir kuruma dönüşmüş durumdadır. Oysa dünya yalnızca birkaç süper gücün malı değildir. Bugün yeryüzünde yaşayan yaklaşık 8 milyar insanın, en az büyük devletler kadar yaşama, güvenlik ve adalet hakkı vardır.
Uluslararası ilişkilerde korsanvari yöntemlerin normalleştirilmesi, dünyayı daha güvensiz, daha adaletsiz ve daha kaotik bir geleceğe sürüklemektedir. Hukukun yerini gücün aldığı bir düzen, er ya da geç herkes için tehdit oluşturur. Bugün Filistin’de yaşananlar, yarın başka coğrafyalarda da yaşanabilir.
Bu nedenle artık suskunluk değil, açık ve net bir duruş gerekmektedir. Birleşmiş Milletler devreye girmeli, uluslararası hukuk gerçekten işletilmeli ve hiçbir devlet, gücüne güvenerek başka halkların kaderiyle oynayamayacağını bilmelidir. Aksi takdirde bu sınav, yalnızca Filistin halkının değil, insanlığın ortak vicdanında derin ve onarılması zor bir yara olarak kalacaktır.
