Bugün sokakta, üniversite kampüslerinde ya da sosyal medyada gençlerle konuştuğunuzda ortak bir duygu hemen hissediliyor: umutsuzluk. Peki bu umutsuzluk nereden geliyor? Gençlerimiz neden geleceğe güvenle bakamıyor, neden hayal kurmaktan giderek uzaklaşıyor?
Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği yıllarda gençlerin hayalleri vardı. “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu sorulduğunda alınan cevaplar birbirine benzerdi: Doktor olacağım, avukat olacağım, mühendis ya da vali olacağım… O dönemlerde Türkiye’nin ne yeterli fabrikası vardı ne de geniş kitleleri istihdam edecek sanayi altyapısı. Tarımda üretim büyük ölçüde kara sabanla yapılıyor, kırsal kesimde hayat son derece zorluklarla sürdürülüyordu. Buna rağmen gençler umutluydu; çünkü yarına dair bir inanç, bir ilerleme duygusu vardı.
1950’li yıllardan sonra Türkiye bir kalkınma seferberliğine girişti. Tarımda kara sabanın yerini traktör aldı, üretim arttı, verimlilik yükseldi. Eğitime ağırlık verildi; önce ortaokulu olmayan ilçe bırakılmadı, ardından liseler ve meslek okulları açıldı. Devlet, gençlerin okuyarak bir meslek sahibi olmasını, ülkenin kalkınmasına katkı sunmasını hedefliyordu. O yıllarda eğitim, gerçekten de sosyal hareketliliğin anahtarıydı.
Bugüne geldiğimizde ise manzara oldukça farklı. Cumhuriyetimizin 103’üncü yılında Türkiye’de 129’u devlet, 70’i vakıf ve özel olmak üzere toplam 199 üniversite bulunuyor. Neredeyse her ilde, hatta bazı ilçelerde iki ya da üç yükseköğretim kurumu var. Kağıt üzerinde bakıldığında bu tablo bir başarı gibi görünebilir. Ancak sayının artması, niteliğin de aynı ölçüde arttığı anlamına gelmiyor.
Bugün yüz binlerce gencimiz üniversite mezunu. Ne var ki bu gençlerin önemli bir bölümü işsiz. Kimi marketlerde kasiyerlik yapmaya razı oluyor, kimi motosikletle kuryelik yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor. Elbette hiçbir iş küçümsenemez; ancak yıllarca emek verip üniversite okuyan bir gencin, aldığı eğitimin karşılığını alamaması ciddi bir sorundur. Daha da düşündürücü olan, yeni açılan bazı üniversitelerden mezun olan gençlerin, geçmişteki lise mezunları kadar bilgi ve donanıma sahip olmadıkları yönündeki yaygın kanaattir.
Sorun yalnızca işsizlik de değil. Gençler, sistemin adil olmadığına inanıyor. Çalışmanın, üretmenin ve kendini geliştirmenin karşılığını alamayacağını düşünen bir genç, doğal olarak umudunu kaybediyor. Torpil söylentileri, liyakat tartışmaları, belirsiz bir gelecek algısı bu umutsuzluğu daha da derinleştiriyor.
Bu tablo karşısında birçok genç, çözümü yurt dışında arıyor. İş bulamayan, hayata tutunamayan gençler, eğer bir yolunu bulabilirse bir gün bile beklemeden yurt dışına gitmenin hayalini kuruyor. Kimi yasal yollarla, kimi ise ne yazık ki kaçak yollarla… Bu durum, ülke için sadece bireysel bir kayıp değil; aynı zamanda ciddi bir beyin göçü sorunudur.
Oysa gençlerimizin istediği çok şey değil. Adil bir sistem, nitelikli bir eğitim, emeğinin karşılığını alabileceği bir iş ve geleceğe dair güven duygusu… Gençler umutlarını kaybettiğinde, bir ülkenin geleceği de risk altına girer. Çünkü yarını inşa edecek olanlar onlardır.
Bugün yapılması gereken, üniversite sayısıyla övünmekten çok, verilen eğitimin niteliğini tartışmaktır. Gençleri diplomayla değil, meslekle ve beceriyle hayata hazırlamaktır. Üretimi, sanayiyi ve tarımı yeniden planlayarak gençlere gerçek istihdam alanları açmaktır. En önemlisi de gençlere “Bu ülkede kal, çalış, üret; karşılığını alırsın” duygusunu yeniden kazandırmaktır.
Aksi hâlde gençlerimizin umutsuzluğunu konuşmaya devam ederiz; fakat umut kaybolduktan sonra onu yeniden yeşertmek, sanıldığından çok daha zor olur.
