İran’da Solcular, liberaller, milliyetçiler ve dindarlar Şah karşıtlığında birleşti. Çünkü şah muhalefet partilerini ve sendikalarını tasfiye etmişti. Şah döneminde gizli polis SAVAK, işkence, tutuklama ve fişlemeyle toplumu sindirmişti. Saray çevresi ve elitler zenginleşirken, orta sınıf ve yoksullar hayat pahalılığı altında ezildi.
Halk demokrasi ve ekmek istiyordu. Siyasi İslam bunu kullandı, darbe yaptı ve fakat halka hiçbirini vermedi.
1979 darbesinin ardından kısa bir süre sonra Aralık 1979’da İran’da din devleti kuruldu ve yeni anayasa oluşturuldu. Ülke İslami Cumhuriyete çevrildi.
İslam devleti önce solcuları vurdu.. Bahman Nirumand “İran’da Soluyor Çiçekler” adlı kitabında düştükleri bu tuzağı şöyle açıklıyor.
'Evet Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha da büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki;
Bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan da böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah'ı deviremeyiz.
İkincisi, mollaların devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Üçüncüsü de, gerçekten pek çok solcu, başta Humeyni olmak üzere, çoğu mollaların radikal tutumlarını beğeniyordu.
Biz solcular, İslam’ı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. Ayrıca demokrasi anlayışımızda yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaklarda kadınlara sataşmalar başlayınca, 'yan çelişkiler' diye ciddiye almadık bunları. Biz, ona çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılamayacağını anlayamamıştık.’’
İran İslam Cumhuriyeti, 1979’daki İslam Devrimi’nden sonra laik (din‑ayrımı) sistemden çıkarak şeriat temelli bir hukuk sistemine geçti. Medeni hukuk, ceza hukuku ve aile hukuku gibi birçok alanda İslami kurallara dayanmaktadır.
Şeriat = devletin hukuk düzeni olarak, sabit/ilahî kuralların üstünlüğü olarak kabul edilmesi demek olduğundan, doğal olarak demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile bağdaşmaz.
Gerçekten molla rejiminin Cumhuriyet ve demokrasiyle ilgisi yoktur. İran Anayasası, “Rehber-I muazzam” denen Büyük Ayetullah’a vesayet yetkisi vermiştir. İran Cumhurbaşkanının üstünde yetkilere sahiptir. Dahası İran’da şii olmayanlar Cumhurbaşkanı olamıyor. Milletvekili olacaklar da mollaların onayından geçiyor.
Devlet de dini vesayet altındadır. Kamu Kurum ve fabrikalarında, yönetim kurulu vardır. Kararlar alır. Ancak uygulama için o kurumda veya fabrikada görevli bir din mensubunun onayı gerekir.
Dahası İran’da ordudan ayrı olarak rejimi koruyan devrim muhafızları var… Devrim muhafızlarına, farsça “pasdaran = muhafız” deniliyor.
Orduya Şahtan kalma ordu deniliyor ve devrim Muhafızları ordusu daha önde tutuluyor ve bu orduya daha çok kaynak ayrılıyor ve daha modern araç gereç alınıyor.
Ayrıca rejim polisi de dini rejimi koruyan kolluk gücüdür. Ülke genelinde 90 bin kişi olan besiciler, rejim taraftarı gönüllülerden oluşuyor.
İran Şii mezhebinde, Suudi Arabistan ise Sünni mezhebinde, din devletini ve şeriatı en ağır şekilde uygulayan iki ülkedir.
İran’da Ekonominin yüzde 40’ı devletin, Yüzde 45’i, dokunulmaz olarak Kabul edilen dini vakıfların ve yüzde 15’i de özel sektörün mülkiyetindedir. Dokunulmaz ve denetlenemez olan dini vakıflar tamamıyla mollaların yönetimindedir.
İran örneği, islam’ı siyasi alanda ve devlet yönetiminde kullananların, şeriat isteyenlerin temel hedeflerinin halkın refahı değil, kendi yerlerini ve çıkarlarını maksimize etmek olduğunu gösteriyor.
Bundan sonra İran halkı, Şah’ın gelmesi gibi yeni bir yanlış yapmamalı, Demokrasi talep etmelidir.
Özetle; İran halkı yaşamak istiyor… Ama yaşamak için de demokrasi gerekiyor.
