Ekonomik krizin etkileri artık istatistiklerde değil, doğrudan insanların yüzlerinde okunuyor. Bir zamanlar yoksulluğunu dile getirmekten utanan, “ayıp olur” diyerek sessizce idare etmeye çalışan insanlar bugün açıkça “Açım, param yok” diyebiliyor. Çünkü bu durum artık bireysel bir başarısızlık ya da kişisel bir sorun değil; toplumun tamamını kuşatan acı bir gerçeklik haline geldi.
Bu gerçeği en çıplak haliyle gördüğümüz yerlerin başında semt pazarları geliyor. Pazara torunuyla gelen büyükanneler, büyükbabalar… Tezgâhların önünde durup torununun gözlerinin içine bakıyor. Torun bir meyve istiyor; belki bir muz, belki bir şeftali. Alsan, evin alışveriş listesindeki temel ihtiyaçlardan feragat etmek zorundasın. Almasan, çocuk ağlıyor. İşte yoksulluğun en sessiz ama en ağır hali tam da burada yaşanıyor.
Her hafta pazar tezgâhlarında etiketler değişiyor. Ne var ki değişen yalnızca rakamlar; yön hep aynı: yukarı. Fiyatlar düşmüyor, aksine istikrarlı bir şekilde artıyor. Bugün pazarda 50–60 TL’nin altında ürün bulmak neredeyse imkânsız. Şeftali ve zerdali 80 ila 100 TL arasında, muz 100 TL, elma 100–120 TL bandında. Ayvanın kilosu ise 200 TL’nin üzerine çıkmış durumda. Bir zamanlar dar gelirlinin nefes aldığı pazar yerleri, artık cep yakan mekânlara dönüşmüş durumda.
Oysa semt pazarları yıllarca süper marketlere göre daha uygun fiyatlı, daha taze ve daha çeşitli ürünlerin adresiydi. Dar gelirli vatandaş için pazar, mutfağın sigortasıydı. Bugün bu avantajlar bile fiyat artışlarının önüne geçemiyor. Alım gücü her geçen gün biraz daha erirken, vatandaş temel gıdaya ulaşmakta bile zorlanıyor.
Bu tabloyla birlikte pazar kültüründe de sessiz ama çarpıcı bir dönüşüm yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca yalnızca nakit paranın geçtiği pazarlarda artık tezgâhların üzerinde “Visa geçerlidir” yazıları dikkat çekiyor. Eskiden bu tabelaları yalnızca büyük alışveriş merkezlerinde görmeye alışkındık. Bugün ise semt pazarlarında, domates ve patates tezgâhlarının yanında aynı manzarayla karşılaşıyoruz.
Hemen herkesin cebinde beş-on bankadan verilmiş kredi kartları var. Nasıl ve ne zaman ödeyeceğini düşünmeden, düşünemeden borçlanıyor insanlar. Çünkü başka çare kalmıyor. Nakit yok, maaş yetmiyor, hayat pahalı. Pazardan eli boş dönmemek için kredi kartına sarılıyor vatandaş. Esnaf da satış yapabilmek adına bu sisteme ayak uydurmak zorunda kalıyor. Böylece borçlanma, hem alıcı hem satıcı için kaçınılmaz bir gerçek haline geliyor.
Bugün pazarda kredi kartı kullanılması, aslında yaşadığımız ekonomik çıkmazın sessiz ama çok güçlü bir çığlığıdır. İnsanlar artık borçlanarak hayatta kalmaya çalışıyor. Kredi kartı, lüks tüketimin değil, temel ihtiyaçların ödeme aracı haline gelmiş durumda. Bu, ekonomik sistemin geldiği noktanın en somut göstergelerinden biridir.
Artan enflasyon, düşen alım gücü ve her geçen gün ağırlaşan hayat pahalılığı karşısında toplum ayakta kalmanın yollarını arıyor. Ne yazık ki bu yolların başında borçlanmak geliyor. Bugün pazarda kredi kartı ile alışveriş yapılması, yarının daha büyük borçlarının habercisi oluyor.
Eskiden sadece alışveriş merkezlerinde gördüğümüz “Visa geçerlidir” tabelaları artık semt pazarlarının sıradan bir parçası. Nakitin giderek yok olduğu, borcun normalleştiği bir ekonomik düzenin içindeyiz. Belki de en acı olanı, bu tabloya alışmak zorunda bırakılmamız.
Ve asıl soru şu: Pazarda kredi kartı geçiyor olabilir ama sofraya giren her lokmanın bedeli, yarının borçlarıyla mı ödenecek?
