Emperyalist güçlerin doyumsuz yayılma hırslarının ve iktidarlarının sürekli olması arzularının insanlığı tehdit ettiği ve zarar verdiği açık bir şekilde görülmektedir.
Bir tarafta Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken, diğer tarafta ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş devam etmektedir. Ne zaman ne şekilde sonuçlanacağı kestirilemese de hem cereyan ettiği bölgede hem de bu bölgenin enerji hassasiyeti nedeniyle Avrupa ve Asya kıtasının tümü üzerinde başta enerjiye olmak üzere lojistik, gıda, finans ve birçok alanda olumsuzluklar yaratmaya devam etmekte, hayatı doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Savaş sona erse dahi, bunun yarattığı artçı çatışma/gerginliklerin devam edeceği, geriye bıraktığı olumsuzlukların, yıkımların ve zararların giderilmesi bir yana onarılmasının bile uzun zaman alacağı düşünülmektedir.
Savaş sonrası ittifak sorunları, yeni arayışlar ve siyasi yapılanmalar olması veya mevcut yapılanmaların mevcut duruma göre revize edilmesi de beklenmektedir.
Savaşın sebebi
ABD ve İsrail tarafından İleri sürülen sebep, İran’ın başta nükleer olmak üzere uzun menzilli füzeleri ve rejiminden dolayı İsrail’e, bölgeye hatta ABD’ye tehdit teşkil etmesi olarak ifade edilmiştir. Aslında bunun böyle olmadığı, Irak savaşında olduğu gibi gerekçesiz ve asılsız sebeplere dayandırıldığı anlaşılmıştır.
Savaşın ABD’deki İsrail lobisinin, Avanjelistlerin baskısı, Netenyahu hükümetinin de ısrarıyla tehditten ziyade ideolojik nedenle ve iktidarda kalma hırsıyla başlatıldığı bilinmektedir.
Petrol ticaretinde dolardan uzaklaşarak başta Yuan olmak üzere diğer para birimlerine yönelen ülkelerin, ABD ekonomisine zarar verdiği ve karşılıksız dolar basılmasını kısıtladığı, ABD’nin de bunu engellemek için İran’ı hedef alarak bu savaşı başlattığı ve savaşın özellikle körfez ülkelerinde olmak üzere bölgede yayılmasını sağladığı da değerlendirilmektedir. Bunun bir PETRODOLAR Savaşı olduğunu söylemek de mümkündür.
Operasyonun arkasında sadece Pentagon’un değil, Trump’ın danışmanlarından biri ve Ortadoğu sermayesiyle milyarlarca dolarlık iş yapan bir yatırımcı olan ve İran’ın zayıflaması halinde bölgede birçok alanda ekonomik imkanlar elde edeceğini hesaplayan damadı Kushner’in de olduğu bilinmektedir. Bu durum, Trump tarafından da teyit edilmiştir. Kushner’in İbrahim Anlaşmalarının mimarı olduğu da bu kapsamda dikkate alınmalıdır.
Ülkelerin tutumları
İran bir taraftan ABD’nin bölgeye gelen güçleriyle ve İsrail’le çatışırken, diğer taraftan da Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef almıştır. Kendilerini korumak için ülkelerinde bulundurdukları ABD üsleriyle birlikte o ülkeler de cezalandırılmaktadır. Bunlardan İsrail’le işbirliği yapan başta BAE olmak üzere, S.Arabistan ve Katar en çok zarar gören ülkelerdir. Körfez ülkeleri İran’a karşı sadece kendilerini korumaktadır. Savaşın daha da yayılması çekincesiyle karşı bir saldırı yapmakta tereddütte kalmışlardır.
Trump, savaşta kendilerine beklediği kadar destek olmayan ve Hürmüz Boğazının kapatmasıyla ortaya çıkan krizi bertaraf etmek için yaptığı çağrıya da olumlu cevap vermeyen Avrupa ülkelerine tepki göstermiş, özne kullanmadan Avrupalı liderlere "Korkaklar" demiş ve ABD’siz NATO’nun da “kâğıttan bir kaplan” olduğunu söyleyecek kadar da ileri gitmiştir.
Ortak bir tutum izlemek için Riyad’da toplanan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 bölge ülkesi, bir bildiri imzalamıştır. Ancak bildiride sadece İran’dan saldırılarını durdurması talep edilmiş, ABD’ye hiçbir şey söylenmemiş, İsrail ise İran’a saldırdığı için değil de Lübnan’a saldırdığı ve bölgede yayılmacı bir politika izlediği için kınanmıştır. Gerçekleri tam olarak yansıtmayan bildirinin ABD etkisinde kalarak düzenlendiği düşünülmüştür.
The Econimist dergisinin; “İran seferberliği Trump’ın siyasi ‘süper güçlerini’ elinden alırken, köşeye sıkışan başkanın hem içeride hem dışarıda daha kontrolsüz adımlar atma riski her geçen gün artıyor” değerlendirmesi dikkat çekicidir.
Trump’ın İran’a önce 48 saat, ardından da 5 gün süre vermesi, savaştan bir an önce sıyrılmak istediğini göstermekte, savaşın bundan sonra düşük yoğunlukta devam etmesi beklenmekte, ne zaman sona ereceği de kestirilememektedir. En çok zararı, maddi kayıpların yanında prestijini ve kalan itibarını da kaybeden ABD’nin olduğu anlaşılmaktadır.
Türkiye’nin durumu
Türkiye başından beri itidalli, tarafları sükûnete çağıran ve ateşkes için diplomatik temaslarda bulunan bir tutum izlemiştir. Kendisine karşı atılan füzelere rağmen ihtiyatlı davranmıştır. Zaten İran da bunun sahte bayrak operasyonu olduğu ve hiçbir şekilde ne Türkiye’yi ne de Azerbaycan’ı hedef almadığını birinci ağızdan açıklamıştır. İran’ın Türkiye’nin savaşa girmesinden hiçbir çıkarı olmadığı da bilinen bir gerçek olup, Türkiye’nin İran’daki hükümete endeksli davranmaması da doğru bir çizgidir.
Türkiye’nin bu savaşta taraflara eşit davranırken, ABD’ye karşı hiçbir tepkide bulunmaması, sadece İsrail’i suçlu bulması ve kınaması dikkat çekmektedir. Bu durum, politik gerekliliğin bir sonucu olabilir. Ancak Türkiye, göz göre göre çıplak olan krala çıplak diyemiyorsa bunun da yadırganacağını düşünmeli, ABD güdümündeki Arap ülkeleri gibi davranmamalı, hakkaniyetten şaşmamalıdır.
Türkiye’nin bir bölümü, İsrail’in ideolojik ve vadedilmiş topraklarının içinde yer almakta, bu nedenle İsrail’in, sıranın Türkiye’ye geleceğini söylemesinin altında yatan düşüncenin de analiz edilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
Türkiye bir NATO ülkesidir. Bugüne kadar NATO’ya verdiği katkı küçümsenemez. Ancak, onun bir NATO ülkesi olması artık, ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’da gerçekleştirmek istediği yapı ve kurmak istediği düzenin önünde bir engel olarak nitelendirilmiş olabilir. NATO anlaşmasına göre Türkiye kendi isteği dışında NATO’dan çıkarılamaz/çıkmaz.
Trump NATO’yu kendi politikalarını desteklemediği ve isteklerini yerine getirmediği için gerekli görmemekte, Avrupa’ya da kendi güvenliklerini kendileri sağlasın demekte, hatta ABD’nin NATO’dan çıkmasını düşüneceğini söylemektedir. İran savaşında NATO’dan talebine aldığı olumsuz cevabın, bunun gerçekleşmesini güçlendirebileceği de söylenebilir. Hatta İsrail’in, amacına hizmet edeceği için ABD’ye bu konuda İran savaşında olduğu gibi baskı yapması da söz konusu olabilir.
Bu durumda NATO dağılabilir. Dağılması halinde Türkiye’nin üzerindeki NATO zırhı kalkacağından ve yukarıda belirtilen İsrail’in “sıranın Türkiye’ye geleceği” sözünün gerçekleşmesindeki engel kalkmış olacağından, ABD’yle birlikte Türkiye’ye karşı operasyon yapılmasının da önü açılmış olur. NATO’nun yeniden yapılanması durumunda İsrail’in ve GKRY’nin NATO’ya dahil olmasının dengeleri değiştireceği de unutulmamalıdır.
-Bu senaryonun gerçekleşmesi oldukça zor olarak görülebilir. Çünkü Türkiye kolay bir lokma değildir. Dünya bunu görmüştür. ABD’nin güç ve prestij kaybı, İsrail’in saldırganlığını da frenleyecektir. Ancak her duruma göre hazırlıklı olunmasında fayda görülmektedir.
-Bütün bu olayların birbirine olan etkisi de dikkate alınarak Türkiye’nin gelişmelere göre tekrar tekrar değerlendirmeler yapması ve göstereceği reaksiyonlar ve takip edeceği politikalar için ön alması düşünülmelidir.
-Komşu ülkelerle ilişkilere özen gösterilmeli, Rusya ve Çin faktörü sürekli göz önünde tutulmalı, mümkün olduğunca bağımsız bir politika benimsenmelidir.
-Yeni bir dünya düzenin kurulması da beklentiler dahilindedir. Bu durum, İstiklal savaşı kahramanı, İkinci Cumhurbaşkanımız rahmetli İsmet İNÖNÜ’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini bulur” sözünü hatırlatmaktadır.

