GEÇMİŞTEN, GÜNÜMÜZE ON’ARLIYILLARIN İZLERİYLE TÜRKİYE... Unutturmamak için yazdım, unutulmasın o yıllar..! 1950’li yıllar...
50'li yılların İstanbul'unu anlatan yaşamın lezzetlerinden yansımalar:
Yine 50'li yılların ortasında rahmetli babacığım, anneciğim ve kız kardeşimle (kardeşim Nesrin, daha o zaman 2-3 yaşlarındaydı…) birlikte pazar günlerinde yapmış olduğumuz ve İstanbul'un tüm güzelliklerini yansıtan kır gezilerimizi asla unutamam…
Bence İstanbul'un o dönemine damgasını vuran 'Küçüksu Çayırında' yapmış olduğumuz piknik gezilerimizi daha dün gibi hatırlıyorum…
O sabah erkenden uyanır, bir gece öncesinden annemin hazırladığı sigara börekleri, zeytinyağlı biber ve yaprak dolmaları ile dolu piknik çantalarını kolumuza takar, yine akşamdan babacığımın hazırlamış olduğu şiş kebaplık eti de tel dolabından (çünkü o dönemde evlerin çoğunda henüz buzdolabı yoktu!) çıkararak çantamıza koyar, sabahın erken saatinde yola çıkardık.
O yıllarda Küçüksu'ya gidebilmek için iki yol vardı!
Ya Beyazıt'tan, Sirkeci'ye giden tramvaya binerek; Sirkeciye gideceksiniz. Oradan da (o dönemde her iskeleye uğradığı için adına 'dilenci vapuru' denen…) boğaz vapuruna binerek Küçüksu'ya ulaşacaksınız…
Ya da, önce tramvay ile Sirkeci'ye, oradan vapurla Üsküdar'a, Üsküdar'dan da belediye otobüsü ile Küçüksu çayırına gidebilecektiniz…
Başka yol, ya da vesait var mıydı? Hayır. O dönemde günümüzde olduğu gibi her semte giden yeterli sayıda taksi, ya da dolmuş olmadığı için halkın kullanabileceği ulaşım araçları genelde böyleydi!
İstanbul zenginleri için ise hafta sonu piknikleri tabii ki çok farklı mekânlarda geçiyordu! Kimi zenginlerin yalıları, ya da köşkleri, kimi zenginler için de sayfiye yerlerinde bulunan özel mekânlar; onların bu tercihlerine cevap veren Avrupai yerlerdi…
Ancak hiç sanmıyorum ki! Küçüksu Çayırında piknik yaptığımız o dönemin sabahında yaşadığımız güzellikleri; o günün zenginleri asla göremedi ve tadamadı!
Çünkü yaz aylarının hafta sonlarında;
'Küçüksu Çayırında' dev kazanlarda kaynayan mısırın tadını bilen, İstanbul'un çeşitli semtlerinden gelen insanlarımız; kendi elleri ile hazırladıkları piknik yemeklerini, birbirleri ile paylaşarak hem dostluğun, hem kardeşliğin en güzel örneklerini verirken,
Ardına saklandıkları sırça köşklerde yaşayan o dönemin zenginleri, o güzel yemeklerin lezzetini, o kardeşlik görüntülerini ne tadabildiler, ne de o manzaranın kutsiyetini görüp, toplumun gerçeklerini anlayabildiler!
50'li yılların sonuna kadar yaşadığım Kumkapı semtinde, oturduğumuz evimize yakın ve 'cinci meydanı' adı ile ünlü bir futbol sahası vardı!
Bu futbol sahası bizim çocuksu yıllarımızın en önemli oyun mekânı olmasına rağmen, ondan da önemlisi dönemin en güçlü futbol takımlarına oyuncu veren 'Kadırga ve Küçükayasofya' futbol kulüplerinin de antrenman sahasıydı. Bu toprak zeminli sahadan çok ünlü futbolcuların yetiştiğini ve orada seyrettiğimi de çok iyi hatırlıyorum…
Kimdi bu futbolcular?
Örneğin; Kadırgaspor kulübünde yetişip de, önce Beykoz'da oynayan ve daha sonra uzun yıllar Beşiktaş'ın kalesini koruyan efsanevi kaleci Necmi Mutlu'yu, yine o dönemin ünlü savunma oyuncusu ve penaltı kralı 'Yorgo'yu', 'Koço' Kasapoğlu'nu, amatör kümede Beyoğluspor takımında oynarken, hafta sonlarında oynanan amatör küme maçlarında hep bu sahada izlemiştim.
"Yine bu çocuksu yıllarımı geçirdiğim o dönemde; Kumkapıspor-Langaspor arasındaki futbol karşılaşmalarının ne kadar çekişmeli geçtiğini çok iyi hatırlarım.
