O dönemlerde özellikle hafta sonlarında İstanbul'dan adaları görmek için gelen halkımıza adalılar; çok yakınlık gösterirler, evlerinin kapılarını açmaktan hiç çekinmezlerdi…
Ta ki, 50'li yılların ortasından itibaren Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımıza Rumların uyguladıkları mezalimlerin, katliamların ülkemizde duyulmasıyla başlayan ve 1955 yılında yaşanan 6 – 7 Eylül olaylarına kadar…
Kıbrıs adasında "21 Aralık 1963 yılında yaşanan Kanlı Noel Olaylarının"(Bkz. Tarihten Gelen Çığlık isimli kitabım…) ülkemize yansıyan olumsuzlukları arasında; unutamadığım, beni derinden etkileyen olaylarda vardı!
Ada da geçen yaz tatillerim sırasında tanıdığım Rum arkadaşlarımla birlikte geçen o çocuksu yıllarımızda; özellikle 1963'de Kıbrıs'taki olaylar (yeri geldiğinde bu olaylara da değineceğim…) nedeniyle, türlü olumsuz etkileşimlerde yaşanmaya başlamıştı!
Hiç unutmam!
Yine Heybelide geçen bir yaz tatilimde, bir akşamüzeri Papaz okulunun kaşık adasına bakan çamlıklarında, Rum çocuklarıyla birlikte taşlı, sopalı kavgaya girişmiş, bir zamanlar birbirimizle türlü oyunlar oynayıp, balık tutmaya gittiğimiz bu arkadaşlarımızla, adeta Türk – Rum savaşı yapmıştık!
Zaten sonrası yıllarda, adalarda yaşayan yerli halkımızın büyük bir bölümü; kendilerini bir yabancı gibi hissettikleri, doğup büyüdükleri bu ada topraklarından koparak / koparılarak, kendi ana vatanlarına yani Yunanistan'a göç etmek zorunda kalmışlardı…
Sanki asırlar boyunca adalarda onlar yaşamamışlar, Türk vatandaşı değillermiş gibi..!
(Böylesi acı bir durumu ve yaşanan olayları, çocuksu yıllarımda anlayamamıştım. Ama sonrası yıllarda yaşadıklarım ve yaşanan onca olaya baktığımda; Rumların da pek de masum olmadıklarını; yıllar sonra 20 Temmuz 1974'de bizzat benim de bölük komutanı olarak katıldığım Kıbrıs adasında yaşanan savaşlarda öğrenecektim…)
O dönemde Heybeliden sonra, diğer adalar içerisinde Burgaz adası öne çıkardı. Her yaz bu adada yapılan yüzme yarışları, o yıllarda İstanbul'un yaz aylarında bilinen en önemli sportif faaliyetlerinden birisiydi...
Ve adalardaki yaz akşamlarının en büyük keyfini dolunaylı gecelerde yaşardık.
Heybeli adanın, 'Değirmenlik mevki burnunda' gün batımı ile birlikte orada oturur, Kaşık adası, Burgaz ve Kınalıyı gözlerdik! Ta ki, bu adalardaki evlerin ışıkları iyice belirginleşinceye kadar…
Sonrasında, gökyüzünde beliren milyonlarca yıldızın ışıltıları karışırdı adaların gece siluetlerine; o siluetlerin içine yansıyan gönüllerimizdeki gençlik ateşinin ışıltısıyla birlikte…
Bu ışıltılı görüntü, öylesine muhteşem bir tablo yaratırdı ki denizin üzerinde! İşte tam o anda beliriverirdi dolunay Burgazın önünde ve milyonlarca yakamoza hayat verirdi o hayaller ülkemizde…
O sessizliğin sesi bir anda müthiş bir armoniye döner, tüm çocuksu duygularımız, yok olur; ilk aşkın sevgi pıtırcıklarıyla dolan yüreğimiz, doyum olmaz bir sevginin hazzını yaşardı…
Her birimizin yanında bir adalı, kimisi Rum, kimisi Ermeni, kimisi Yahudi kökenli ama hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden cilveli!
Ah o Heybeli'nin doyum olmaz yaz geceleri…
Hele mehtabın yakamozları ile süslenen dalgaların o sihirli görüntüleri, hepsi aynı tablonun o değişmeyen eşsiz renkleri…
Adanın sabahı da bir başka olurdu, tıpkı eşlerin akşam iş dönüşlerinde ki farklılık gibi! Yaz sabahlarının adadaki ilk keyfi, adadan İstanbul'a hareket eden ilk vapurda yaşanırdı. İstanbul'dan adaya kalkan ilk akşamüzeri vapurunda olduğu gibi…
Ada vapurunda herkes birbirini tanır, kimisi akşamdan kalmadır; biraz alkollü, kimisi ise uyku sersemidir; belli ki, gecenin tembeli!
Ama ada sabahlarının keyfini, daima işe gitmeyen ev hanımları ile yaz tatilindeki gençler ve çocuklar çıkarırdı…
Önce güzel bir kahvaltı, sonrasında çarşıda alış veriş, daha sonra da bütün gün deniz…
O dönemde pırıl, pırıl Marmara… Ne bir çöp, ne kanalizasyon kokusu… Mavinin türlü tonlarıyla süslü dalgalar, yüz yüzebildiğin kadar…
Şimdilerde ise ara ki, bulasın o tertemiz denizin mis kokulu yosununu? Çakıl taşlarıyla buluşan dalgaların oluşturduğu doğaya yansıyan anıların o güzel sesini!
