Türkiye’de trafik sorunu, yıllardır gündemden düşmeyen ve ne yazık ki günlük hayatımızın sıradan bir parçası hâline gelen bir mesele. Son 25-30 yılda trafik kurallarına uyma konusunda belirli bir ilerleme kaydedildiği inkâr edilemez. Emniyet kemeri kullanımından hız denetimlerine kadar pek çok alanda farkındalık arttı. Ancak buna rağmen, hâlâ çözülemeyen temel bir zihniyet problemiyle karşı karşıyayız: Kuralları bilerek ve isteyerek ihlal etme alışkanlığı.
Bugün trafikte en sık karşılaşılan ihlallerden biri, sinyal vermeden kavşaktan dönmek ya da şerit değiştirmek. Yapılan gözlemler, sürücülerin yaklaşık %30-40’ının bu temel kurala riayet etmediğini gösteriyor. Oysa sinyal vermek, yalnızca basit bir el hareketiyle gerçekleştirilen, birkaç saniyelik bir uyarıdır. Buna rağmen birçok sürücü, sanki sinyal kolu sınırlı sayıda kullanılabilecek ve tükenecek bir araçmış gibi davranıyor. Sinyal vermemek, yalnızca bir “ihmal” değildir; arkadan gelen ya da yan şeritte ilerleyen sürücüyü hazırlıksız yakalamak, dolaylı olarak kazaya davetiye çıkarmaktır. Bu durum, “nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışının tehlikeli bir tezahürüdür.
Benzer bir tabloyu trafik ışıklarında da görmek mümkün. Sürücüler, ilerideki lambanın sarıya hatta kırmızıya döndüğünü açıkça görmelerine rağmen frene basmak yerine gaza yüklenmeyi tercih edebiliyor. Bu davranışın mantıklı bir açıklamasını yapmak güç. O birkaç saniyelik kazanım uğruna hem kendi hayatlarını hem de başkalarının canını riske atmak, aceleciliğin ve sabırsızlığın ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabildiğini gösteriyor. Oysa unutulmamalıdır ki trafik, bireysel değil toplumsal bir alandır; yapılan her ihlal, yalnızca yapanı değil, çevresindeki herkesi etkiler.
Şoför kurslarında adaylara uluslararası trafik kurallarının öğretilmediğini söylemek haksızlık olur. Eğitim müfredatı, temel işaret ve levhaları, geçiş önceliklerini ve güvenli sürüş tekniklerini kapsar. Buna rağmen trafikte, birçok sürücünün en basit trafik işaretlerini dahi tanımadığına tanık oluyoruz. Bu durum, sorunun bilgi eksikliğinden çok, bilinç ve sorumluluk eksikliğinden kaynaklandığını düşündürüyor. Ehliyet almak bir hak olduğu kadar, ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Direksiyon başına geçen herkes, birkaç tonluk bir makineyi kontrol ettiğini ve en küçük hatanın telafisi olmayan sonuçlar doğurabileceğini unutmamalıdır.
Öte yandan, bazı illerimizde uluslararası standartlara uygun trafik işaretlerinin yeterince yerleştirilmediği de görülmektedir. Eksik ya da hatalı konumlandırılmış levhalar, sürücülerin doğru karar vermesini zorlaştırabilir. Altyapı eksiklikleri elbette göz ardı edilmemelidir. Ancak altyapı ne kadar mükemmel olursa olsun, kurallara uymayı içselleştirmemiş bir sürücü profiliyle güvenli bir trafik düzeni kurmak mümkün değildir.
Peki çözüm yalnızca para cezalarını artırmak mıdır? Elbette caydırıcılık önemlidir. Ancak birçok uzman ve vatandaş, cezadan ziyade bilinçlendirme çalışmalarının daha kalıcı sonuçlar doğuracağı kanaatindedir. Basın ve yayın organları aracılığıyla sürdürülecek kamu spotları, gerçek kaza hikâyeleri, uzman görüşleri ve istatistiklerin paylaşılması; toplumda empati ve farkındalık oluşturabilir. Okullarda küçük yaşlardan itibaren verilecek trafik bilinci eğitimi de uzun vadede daha saygılı ve dikkatli sürücüler yetişmesine katkı sağlayacaktır.
Trafik sorunu, aslında bir kültür sorunudur. Kurallara uymayı bir zorunluluk değil, karşılıklı saygının gereği olarak görmek gerekir. Sinyal vermek, hız sınırına uymak, kırmızı ışıkta durmak; bunlar yalnızca yasal mecburiyetler değil, başkalarının yaşam hakkına duyulan saygının göstergesidir. Toplum olarak trafikteki davranışlarımızı gözden geçirmediğimiz sürece, yollarımız ne kadar genişlerse genişlesin, denetimler ne kadar artarsa artsın kalıcı bir çözüm üretmek zor olacaktır.
Belki de işe en basitinden başlamak gerekir: Sinyal koluna biraz daha sık dokunarak, frene biraz daha erken basarak ve direksiyon başında biraz daha sabırlı davranarak… Çünkü trafik, hepimizin ortak alanı ve her birimiz bu alanın güvenliğinden sorumluyuz.
