.
Hayat pahalılığı her kesimi etkiliyor; ancak bu yükün en ağır kısmını çoğu zaman kadınlar omuzluyor. Özellikle ülkemizde derinleşen ekonomik krizle birlikte, aile bütçesini dengelemek için verilen görünmez mücadele, mutfağın sorumluluğunu üstlenen kadınların günlük hayatının ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Ailenin gelir durumuna göre ayrılan kısıtlı bir pazar harçlığıyla semt pazarının yolunu tutan kadın, aslında sadece alışveriş yapmaz; adeta bir hesap uzmanı gibi hareket eder. Tezgâhları baştan sona dolaşır, fiyatları karşılaştırır, ürünlerin kalitesini inceler. Bir yandan en tazesini, en uygununu bulmaya çalışırken diğer yandan bütçeyi aşmamaya gayret eder. Ancak bu çaba her geçen gün daha da zorlaşıyor. Çünkü sebze ve meyve etiketleri artık haftalık değil, neredeyse günlük değişiyor. Beklenen küçük artışların yerini, bazen iki katına çıkan fiyatlar alıyor.
Bu yüzden birçok kadın, pazara gitmek için saatleri bile stratejik olarak belirliyor. Öğleden sonra, özellikle 15.00–16.00 saatlerinden sonra fiyatların bir miktar düştüğünü bilenler, alışverişlerini bu saatlere bırakıyor. Bu da aslında içinde bulunulan durumun ne kadar zorlayıcı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Günlük hayatın basit bir rutini bile artık ciddi bir planlama gerektiriyor.
Pazar dönüşünde markete uğrayan kadınları ise başka bir sürpriz bekliyor: Raflardaki etiketler de değişmiş. Temel gıda ürünlerine gelen zamlar, aile bütçesini daha da sıkıştırıyor. İki ya da üç kişilik aileler bile bu şartlarda zorlanırken, daha kalabalık ailelerin geçinme mücadelesi çok daha ağır bir tablo çiziyor.
Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir aileyi ya da en düşük emekli maaşıyla yaşamını sürdürmeye çalışan bir haneyi düşünelim. Kira, elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon faturaları derken, elde kalan miktar çoğu zaman gıda ihtiyacını karşılamaya yetmiyor. Tüm bu giderler karşılandıktan sonra mutfağa ayrılabilecek pay neredeyse tükenmiş oluyor.
Hal böyleyken, pazarda biberin kilosu 200–250 liraya ulaştığında, bir annenin o mutfakta tencereyi nasıl kaynatacağı sorusu sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir mesele haline geliyor. Bu şartlarda yapılan her yemek, aslında bir fedakârlık hikâyesi taşıyor. Eksiltilen porsiyonlar, yerine konulamayan besinler ve ertelenen ihtiyaçlar…
Sonuç olarak, ekonomik krizin sayılarla ifade edilen yüzünün arkasında, görünmeyen bir emek ve sessiz bir mücadele var. Bu mücadelenin en ön safında ise kadınlar yer alıyor. Çünkü onlar sadece alışveriş yapmıyor; yoklukla denge kuruyor, imkânsızlık içinde çözüm üretiyor ve her şeye rağmen o sofrayı kurmaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden, hayat pahalılığını konuşurken rakamların ötesine geçmek; mutfağın gerçek sahiplerini, o yükü sessizce taşıyan kadınları görmek gerekiyor.