Osman DOST

Tarih: 20.01.2026 21:46

Trump’ın Talepleri ve Avrupa’nın Sessizliği

Facebook Twitter Linked-in

 

Donald Trump’ın istekleri karşısında Avrupalı liderlerin kara kara düşündüğü artık gizli bir gerçek değil. Zira Trump, yalnızca ülkesinin çıkarlarını savunan klasik bir devlet başkanı profili çizmiyor; uluslararası ilişkileri adeta bir emlak pazarlığına, küresel siyaseti ise “gücü olan alır” anlayışına indirgemekten çekinmiyor.

 

Trump’ın ilk başkanlık döneminde İsrail’e Kudüs konusunda verdiği açık çek hâlâ hafızalarda. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, yalnızca diplomatik bir karar değil; Ortadoğu’da zaten kırılgan olan dengeleri altüst eden tarihî bir kırılmaydı. Bu kararla sırtı sıvazlanan İsrail yönetimi, Filistin topraklarında daha da pervasız bir politika izlemeye başladı. Kesin rakamlar tartışmalı olsa da, çoğu çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan on binlerce masum insanın hayatını kaybettiği bir insanlık trajedisi yaşandı. Dünya ise bu tabloya çoğu zaman yalnızca kınama cümleleriyle karşılık verdi.

 

Trump’ın Filistin topraklarına bakışı ise insanî ya da hukukî olmaktan çok uzaktı. Gazze kıyılarının “turizm açısından cazip” olduğuna dair ifadeleri, meselenin onun zihninde ne denli yüzeysel ve çıkar odaklı ele alındığını açıkça ortaya koyuyordu. Oysa büyük ve güçlü bir ülkenin lideri olmak, yalnızca ekonomik ya da askerî güçle ölçülmez; aynı zamanda ahlaki duruş, adalet duygusu ve uluslararası saygınlık gerektirir.

 

Benzer bir yaklaşımı Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında da gördük. Trump, “Bu savaşı bitiririm” derken, karşılığında Ukrayna’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini açıkça talep etmekten çekinmedi. Barış vaadinin, ekonomik kazanç şartına bağlanması, diplomasinin değil ticari pazarlığın dilidir. Hatta benzer taleplerin Türkiye için de gündeme getirildiği iddiaları kamuoyuna yansıdı. Bunların ne kadarının gerçek olduğu tartışılabilir; ancak Trump siyasetinin mantığı bu iddiaları hiç de uzak ihtimal gibi göstermiyor.

 

Son olarak Danimarka’ya ait Grönland meselesi… Trump, bu devasa coğrafyanın Danimarka tarafından “yeterince korunamadığını” ileri sürerek, adanın ABD himayesine verilmesi gerektiğini savundu. Yetmedi; bu fikre sıcak bakmayan Avrupa ülkelerine ekonomik yaptırım ve ek vergilerle gözdağı vermeye kalktı. Oysa Grönland, bir alım-satım nesnesi değil; egemenliği, tarihi ve halkı olan bir toprak parçasıdır.

 

Burada asıl dikkat çekici olan, Avrupa’nın bu talepler karşısındaki tutumudur. Avrupa ülkelerinin büyük bölümü NATO üyesidir ve kâğıt üzerinde ABD’nin müttefikidir. Ancak müttefiklik, koşulsuz boyun eğmek anlamına gelmemelidir. Avrupa, tutarlı ve ortak bir duruş sergileyebilse; el ele verip NATO içindeki ağırlığını daha bağımsız bir çizgiye taşıyabilse, hem İsrail politikaları üzerinde dengeleyici bir rol oynayabilir hem de dünya siyasetine bir nebze olsun nefes aldırabilir.

 

Bugün dünya, güçlünün hukuku değil, hukukun gücüyle yönetilmeye her zamankinden daha fazla muhtaç. Büyük ve güçlü bir ülkenin lideri olmak, haksızlığa “dur” diyebilmeyi; adil, dengeli ve vicdanlı bir düzeni savunmayı gerektirir. Aksi hâlde geriye sadece korku, kaos ve derinleşen adaletsizlikler kalır.

 

Avrupa’nın ve dünyanın önünde bir tercih var: Ya kısa vadeli çıkarlar uğruna sessiz kalınacak ya da tarih önünde sorumluluk alınacak. Unutulmamalıdır ki, suskunluk çoğu zaman tarafsızlık değil, zalimin yanında saf tutmaktır.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —